TAKVA
Kur’ân ve İslâm’dan kopanlar dizisinin beÅŸ numarasındayız. Kur’ân’dan ve İslâm’dan kopan, Allah’a ulaÅŸmayı dilemek, mü’min olmak, hidayet, Sıratı Mustakîm kavramlarından sonra 5. konuyu inÅŸaallah sizlere sunuyoruz: Takva sahibi olmak.
Takva kelimesi; sakınmak, çekinmek, korkmak anlamına geliyor. Özellikle korkmak anlamı esas alınmıştır. Kur’ân-ı Kerim açıklaması yapanlar, meal verenler, Kur’ân’daki 7 tane kademeye ait olan takvayı hiçbir ÅŸekilde bilmiyorlar. Ondan haberleri yok. Bu sebeple takva kelimesini nerede görürlerse, “Allah’tan korkmak” olarak deÄŸerlendirmiÅŸlerdir. Tabiî olarak böyle bir ifade, o âyetlerde çok fena bir ÅŸekilde sırıtıyor. Oysaki takva, 7 kademede 7 ayrı hüviyet gösterir.
Biliyorsunuz İslâm merdiveni 28 basamaklıdır. Yani Allah’ın kâinattaki yegâne dîni, 28 basamak gösterir. 1. basamakta olaylar yaÅŸanır. 2. basamakta, olaylar deÄŸerlendirilir ve kiÅŸi bu olaylara karşı tavrını ortaya koyar. Allahû Tealâ her sene, insanları bir-iki defa imtihana çeker. Musibetlerle imtihan eder ve insanlar bu musibetlere karşı davranışlarını ortaya koyarlar.
Allahû Tealâ’nın bu dizaynı içerisinde Kur’ân-ı Kerim’de 7 tane takvası vardır. Kim Allah’a ulaÅŸmayı dilemezse o kiÅŸi takva sahibi deÄŸildir.
Öyleyse 1. takvaya baktığımız zaman, Allah’a ulaÅŸmayı dileyenlerin 1. takvanın sahibi olduÄŸunu görüyoruz. Kim dilemezse, o takva sahibi deÄŸildir. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
30/RUM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaÅŸmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.
Allahû Tealâ buyuruyor ki: “O’na, Allah’a yönel. Allah’a ulaÅŸmayı dile ve Allah’a karşı takva sahibi ol.”
İnsanlar “Mü’min olan, takva sahibidir.” diyorlar. Mü’min olan takva sahibi deÄŸildir. Mü’min olan kiÅŸinin takva sahibi olabilmesi için Allah’a ulaÅŸmayı dilemesi lâzımdır. SöylediÄŸimiz Rum Suresinin 31. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ: “Allah’a yönel ve takva sahibi ol.” diyor. Yani Allah’a yönelmeyen kiÅŸinin takva sahibi olmadığı vurgulanıyor. Allah’a ulaÅŸmayı dileyen kiÅŸi takva sahibidir. Burada, Allah’a inananlardan sadece Allah’a ulaÅŸmayı dileyenler takva sahibi olabilirler. Rum Suresinin 31. âyet-i kerimesi bunu söylüyor. Bu, 1. takvadır.
Enfal Suresinin 29. âyet-i kerimesine bakıyoruz. Allahû Tealâ şöyle söylüyor:
8/ENFAL-29: Yâ eyyuhellezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).
Ey âmenû olanlar, Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliÄŸi) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size maÄŸfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.
“Ey âmenû olanlar, eÄŸer Allah’a karşı takva sahibi olursanız, o zaman Allah sizin için furkanlar kılar, sizi furkanların sahibi yapar ve sizin seyyiatinizi örter ve size maÄŸfiret eder. Onlar ki fazz’ul azîmin sahibidirler.”
Burada Allahû Tealâ’nın ifade ettiÄŸi kiÅŸi, âmenûdur. KiÅŸi Allah’a inanıyor, mü’min. Ama takva sahibi deÄŸil. Takva sahibi olması için Allah’a ulaÅŸmayı dilemesi lâzımdır. Dilerse ne olacaktır? 1. kademe takvanın sahibi olacaktır.
Takva kademeleri:
1- Allah’a ulaÅŸmayı dilemek, 1. kademe takva,
2- Mürşide ulaşıp tâbî olmak, 2. kademe takva,
3- Ruhu Allah’a ulaÅŸtırmak, 3. kademe takva,
4- Fizik vücudu Allah’a teslim etmek, 4. kademe takva,
5- Nefsi Allah’a teslim etmek, 5. kademe takva,
6- Muhlis olmak, 6. kademe takva.
7- İradeyi teslim etmek, 7. kademe takvayı ifade eder.
Bunlardan 1. takvayı gördük. KiÅŸi âmenûdur. Allah’a inanıyor ama takva sahibi deÄŸildir. Allah’a ulaÅŸmayı dilememiÅŸtir. Enfal Suresinin 29. âyet-i kerimesi bunu söylüyor. KiÅŸi, Allah’a ulaÅŸmayı dilediÄŸi takdirde takva sahibi olacaktır.
Yunus Suresinin 62 ve 63. âyet-i kerimelerinde Allahû Tealâ diyor ki:
10/YUNUS-62: E lâ inne evlîyâ allâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Muhakkak ki Allah’ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun da olmazlar, öyle deÄŸil mi?
10/YUNUS-63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).
Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah’a ulaÅŸmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuÅŸlardır.
“O Allah’ın evliyası var ya onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar. Onlar âmenûdurlar ve takva sahibi olmuÅŸlardır.”
Bu 2. âmenû oluÅŸtur. Burada kiÅŸi takva sahibidir. KiÅŸi, Allah’a ulaÅŸmayı dilemiÅŸ ve takva sahibi olmuÅŸtur. Rum-31’de Allahû Tealâ: “Munîbîne ileyhi vettekûhu” diyor. Burada da “âmenû ve takva sahibi” ifadesi yer almaktadır.
Demek ki iki nev’i âmenû olan kiÅŸi vardır. Bunlar;
1- Allah’a inanan kiÅŸi vardır. Bunlar Allah’a ulaÅŸmayı dilemedikleri için takva sahibi deÄŸildirler.
2- Bu inananlardan, kim Allah’a mülâki olmayı dilerse, ruhunu Allah’a ulaÅŸtırmayı dilerse, sadece onlar takva sahibi olurlar.
Allah’a ulaÅŸmayı dilemek 1. takvanın sahibi olmak demektir. Yunus-62 ve 63’te de Allahû Tealâ aynı ÅŸeyi söylemektedir. Allah’a ulaÅŸmayı dilemedikçe, Allah’a inanan hiçbir kiÅŸi takva sahibi olamaz, cennete ulaÅŸabilecek olan bir mü’min de olamaz. Allah’a inanmak baÅŸka ÅŸeydir, cennete girmek baÅŸka ÅŸeydir. Allah’a inanıyor diye bir insan, asla Allah’ın cennetine giremez. Uydurma hadîslerle, Kur’ân’a kimse karşı çıkamaz. Karşı çıkan, âyetler karşısında susmak mecburiyetindedir.
“Kalbinde zerre kadar îmân olan cennete girer.” diyorlar. Cennete sadece takva sahipleri girer. Allahû Tealâ, cennete girenlerin sadece takva sahipleri olduÄŸunu ve cenneti takva sahipleri için hazırladığını söylüyor. İşte Kaf Suresinin 31 ve 32. âyetleri:
50/KAF-31: Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayre baîd(baîdin).
Cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı.
50/KAF-32: Hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).
İşte vaadolduÄŸunuz ÅŸey (bu cennettir). Bütün evvab (Allah’a ruhu ulaÅŸmış ve sığınmış) ve hafîz (baÅŸları üzerinde devrin imamının ruhunu muhafız olarak taşıyan) olanlar için.
“Cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaÅŸtırıldı. İşte vaadolduÄŸunuz ÅŸey, bu cennettir. Buyurun cennete girin.”
Kim bu insanlar? Bunlar, takva sahipleridir. İnsan Allah’a ulaÅŸmayı dilemedikçe, takva sahibi olmuyorsa; o zaman Allah’ın cennetine de girmesi mümkün deÄŸildir. Bir kiÅŸinin Allah’ın cennetine girebilmesi, mutlak olarak onun takva sahibi olmasını ifade eder. Bu da âmenû olanlardan, Allah’a inanlardan sadece Allah’a ulaÅŸmayı dileyenler için geçerlidir.
Görüyoruz ki, Allah’a ulaÅŸmayı dileyen kiÅŸi için kurtuluÅŸ vardır. Onlar âmenû olanlardan, mü’minlerden Allah’a ulaÅŸmayı dileyenlerdir. Onlar, takva sahibi olanlardır.
1. kat takva sahipleri 1. kat cennete girerler. 2. takvanın sahipleri ise 2. kat cennete girerler.
2. takvaya bakıyoruz. Mürşidine ulaşan ve tâbî olan kişi 2. kat cennetin ve 2. takvanın sahibidir. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
5/MAİDE-35: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaÅŸmayı, teslim olmayı dileyenler)! Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaÅŸtıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki; siz felâha erersiniz.
Yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe: Ey âmenû olanlar, Allaha ulaşmayı dileyenler, 1. takvanın sahipleri, takva sahibi olun. Yani 2. takvanın sahibi olun
vebtegû ileyhil vesîlete: İbtiga edin, isteyin. Sizi O’na ulaÅŸtırmaya vesile olanı Allah’tan isteyin.
ve câhidû fî sebîlihi: Ve Allah’ın yolunda cihat edin.
leallekum tuflihûn(tuflihûne): Umulur ki böylece felâha erersiniz.
Allah’ın buradaki dizaynına baktığımız zaman görüyoruz ki; Allah’a inananlardan sadece Allah’a ulaÅŸmayı dileyenler 1. takvanın sahibidir. Bunlardan da 2. takvaya ulaÅŸabilecek olanlar, Allah’tan mürÅŸidini isteyecek olanlardır. Hacet namazını kılıp kim Allah’tan mürÅŸidini isterse onlar, 2. takvanın sahipleridir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
57/HADİD-28: Yâ eyyuhellezîne âmenût tekûllâhe ve âminû bi resûlihî yû’tikum kifleyni min rahmetihî ve yec’al lekum nûren temşûne bihî ve yagfir lekum, vallâhu gafûrun rahîm(rahîmun).
Ey îmân edenler! Allah’a karşı takva sahibi olunuz ve resûlüne îmân ediniz ki; (resûlüne tâbî olarak, kalbinize îmân yazılacağı için mü’min olasınız) size rahmetinden iki kat versin (rahmetle fazl+rahmetle salâvât). Ve kendisiyle yürüyeceÄŸiniz bir nur kılsın ve size maÄŸfiret etsin (günahlarınızı sevaba çevirsin). Allah Gafur’dur, Rahîm’dir.
“Ey îmân edenler! Allah’a karşı takva sahibi olun ve resûlüne îmân edin ki size rahmetinden iki kat versin ve kendisiyle yürüyeceÄŸiniz bir nur kılsın ve size maÄŸfiret etsin.”
Buradaki îmân kelimesi, resûle tâbî olmadan evvelki kademeyi ifade ediyor. KiÅŸi evvelâ resûle îmân eder ve bu îmânın neticesinde tâbiiyetini gerçekleÅŸtirir. Buradaki muhtevaya bakıyoruz: Resûle îmân etmek. Resûle îmân edince Allah’a ulaÅŸmayı dilemek söz konusu oluyor. KiÅŸi diliyor ve 2. takvanın sahibi oluyor.
Bir sonraki aÅŸamada 3. takvayı görüyoruz. Kaf-31 ve 32’de Allahû Tealâ diyor ki:
50/KAF-31: Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayre baîd(baîdin).
Cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı.
50/KAF-32: Hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).
İşte vaadolduÄŸunuz ÅŸey (bu cennettir). Bütün evvab (Allah’a ruhu ulaÅŸmış ve sığınmış) ve hafîz (baÅŸları üzerinde devrin imamının ruhunu muhafız olarak taşıyan) olanlar için.
“Cennet, bütün evvab ve hafîz olanlar için, takva sahiplerine uzak olmayarak yaklaÅŸtırıldı. İşte size vaad edilen cennet budur.”
Allahû Tealâ burada iki ifade kullanıyor;
1- Evvab olanlar
2- Hafîz olanlar.
Bir önceki takvadan hareket edelim. KiÅŸi Allah’a ulaÅŸmayı diliyor. Kör, sağır ve dilsizken Allah ona furkanlar veriyor. KiÅŸiyi gören, iÅŸiten ve idrak eden bir hüviyete sokuyor. Bu kiÅŸi, önce huşû sahibi oluyor, mürÅŸidini Allah’tan isteyebilecek olan bir noktaya ulaşıyor. Daha sonra Allahû Tealâ’ya müracaat ediyor. Böyle bir kiÅŸi Allah’tan mürÅŸidini talep etmek mecburiyetindedir. KiÅŸi Allah’tan mürÅŸidini talep eder ve ona ulaşır. Maide Suresinin 35. âyet-i kerimesindeki 2. takvanın sahibi olur. Burada Allahû Tealâ’nın kiÅŸinin mürÅŸidine ulaÅŸma safhasındaki muhtevası vardır.
Allahû Tealâ bu konuyu Hadid-28’de şöyle buyurmuÅŸtur: “Ey îmân edenler, Allah’a karşı takva sahibi olunuz.” diyor. Daha ne diyor? “Ve resûlüne tâbî olun ki, size rahmetinden iki kat versin. Rahmetle fazl, rahmetle salâvât. Ve kendisiyle yürüyeceÄŸiniz bir nur kılsın (devrin imamının ruhu başınızın üzerine gelsin) ve size maÄŸfiret etsin (günahlarınızı sevaba çevirsin).” diyor. Buradaki takva, o kiÅŸinin günahlarının sevaba çevrildiÄŸi, mürÅŸidine tâbî olduÄŸu noktadır.
Kaf Suresinin 31 ve 32. âyet-i kerimelerinde Allahû Tealâ: “Cennet takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaÅŸtırıldı. İşte vaad olduÄŸunuz ÅŸey budur.” diyor. Orada vaad olunan ÅŸeylerden bahsedilirken bir baÅŸka olayla karşılaşıyoruz. Allahû Tealâ iki gruptan bahsediyor: Evvab olanlar ve hafîz olanlar.
3. safhada kim ruhunu Allah’a ulaÅŸtırırsa; o kiÅŸinin ruhu Allah’ın Zat’ına ulaşır. Allah’ın Zat’ı o kiÅŸinin ruhuna meab olur. Allahû Tealâ Nebe Suresinin 39. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:
78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakk(hakku), femen şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisini Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder (edinir). (Allah'a ulaşan kişiye Allah), meab (sığınak, melce) olur.
İşte o gün, mürÅŸidin eli Hakk'a ulaÅŸmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduÄŸu gün, Hakk günüdür. Allah'a ulaÅŸmayı dileyen kiÅŸi, kendisini Rabbine ulaÅŸtıran yolu, Sıratı Mustakîm'i yol ittihaz eder. Kimin ruhu Allah’a ulaşırsa, Sıratı Mustakîm’i takip ederek ulaşırsa, Allah o kiÅŸinin ruhuna meab olur. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
3/AL-İ İMRAN-14: Zuyyine lin nâsi hubbuÅŸ ÅŸehevâti minen nisâi vel benîne vel kanâtîril mukantarati minez zehebi vel fıddati vel haylil musevvemeti vel en’âmi vel hars(harsi), zâlike metâul hayâtid dunyâ, vallâhu indehu HUSNUL MEÂB(meâbi).
İnsanlara, kadınların, oÄŸulların, kantar kantar altınların ve gümüşlerin salma (niÅŸaneli) atların, davarların ve ekinlerin sevgisi süslendi (güzel gösterildi). Bunlar, dünya hayatının metaıdır (malıdır). Ve Allah, O’nun (Allah’ın) katında Hüsnül Meab’tır (en güzel sığınaktır).
“Andolsun ki Allah’ın katındaki en güzel sığınak Allah’ın Zat’ıdır.”
Öyleyse kimin ruhu Allah’a ulaÅŸmışsa o kiÅŸinin adı, “meaba sığınan” mânâsına gelen “evvab” olur. O kiÅŸi artık evvab olmuÅŸtur. Allah’a ruhunu ulaÅŸtıran ve ruhu Allah’ın Zat’ında yok olan bir kiÅŸi olmuÅŸtur.
KiÅŸi mürÅŸidine ulaÅŸtığı zaman, devrin imamının ruhu o kiÅŸinin başının üzerine gelir ve o kiÅŸinin ruhuna: “Senin Allah’a ulaÅŸma günün geldi, vücudu terk et.” der.
40/MU'MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaÅŸtırmayı) dilediÄŸi kiÅŸinin (Allah’a ulaÅŸmayı dilediÄŸi için Allah’ın da Kendisine ulaÅŸtırmayı dilediÄŸi kiÅŸinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaÅŸma gününün geldiÄŸini (o kiÅŸinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliÄŸ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaÅŸtırır.
Ruh, vücudu terk eder. Devrin imamının dergâhına gider. Oradaki diÄŸer ruhlarla beraber evvelâ 1. kata kadar çıkabilir. Sonra 2. kata kadar çıkabilir. Sonra sırasıyla her katta bir süre beklemek suretiyle 3., 4., 5., 6. ve 7. gök katına çıkar. 7. katın 7 tane âlemini geçer. 7. âlem olan İndî İlâhi’den, Sidretül Münteha’nın üzerinden Allah’a doÄŸru yola çıkar, Allah’ın Zat’ına ulaşır. Bu yolculuÄŸun adı “seyr-i sülûk”tur. Seyri sulûk’un sonunda Allah’ın Zat’ına ulaÅŸan kiÅŸi, Allah’ın Zat’ında ruhunun yok olduÄŸu noktaya ulaşır.
Ruhu Allah’ın Zat’ında yok olan kiÅŸi, “evvab” adını alır. Artık o kiÅŸi evvab olmuÅŸtur. Allahû Tealâ’nın İndi’nde bu hedeflere ulaÅŸan kiÅŸi için burada evvab olmak söz konusudur. Meaba sığınmak söz konusudur.
Ruh 1., 2., 3., 4., 5., 6. ve 7. gök katlarını aşıp, Allah’ın Zat’ına ulaÅŸacaktır. Ruh, 21. basamakta Allah’ın Zat’ına ulaşır. 22. basamakta, Allah’ın Zat’ında yok olur. Ruhu Allah’ın Zat’ında yok olan kiÅŸi evvablar takvasının sahibi olur.
Bu noktadan sonra kiÅŸinin zikri daha çok artacaktır ve bir gün o kiÅŸinin ruhuna Allah’ın katında bir taht verilecektir. O tahtın üzerinde artık o ruh devamlı kalacaktır. Tahtlar huzur namazının kılındığı yerde, İndî İlâhi’dedir. EÄŸer huzur namazına arkadan bakıyorsanız; imamın sol tarafında boÅŸlukta duran birçok taht göreceksiniz. Nasıl boÅŸlukta olduÄŸunu görmeniz mümkün deÄŸildir. Çünkü oradaki arşı tutan melekler, görünmeyen durumdadırlar. Allah’ın katındaki bu taht ihsanı, En’am Suresinin 127. âyet-i kerimesinde ifade edilmektedir:
6/EN'AM-127: Lehum dârus selâmi inde rabbihim ve huve veliyyuhum bimâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Rab’lerinin katında onlar için selâm yurdu (teslim yurdu) vardır. Yapmış olduklarından dolayı, O (Allah), onların dostudur.
Allahû Tealâ: “Onlara Allah’ın katında altın taht ihsan edilir.” diyor.
İşte bu kademede kiÅŸi, Allahû Tealâ’nın yolunda ilerlemeye devam eder ve daha sonra bu kiÅŸinin zikri günün yarısını aÅŸar. KiÅŸi yeni bir safhaya gelir, zahid olur. Daha sonra kiÅŸinin fizik vücudu da Allah’a teslim olur. Nefsinin kalbindeki nurlar %80’i aÅŸtığı zaman, o kiÅŸinin fizik vücudu, nefsinin kalbindeki %19 afet ne söylerse söylesin, onlara hiç aldırmaz, onları yok sayar. Allah’ın bütün emirlerini yerine getirmeye, yasak ettiÄŸi hiçbir fiili iÅŸlememeye baÅŸlar. İşte bu seviyede kiÅŸi, fizik vücudunu Allah’a teslim etmiÅŸtir.
Buradaki takva müessesesine baktığımız zaman, Al-i İmran Suresinin 133. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ’nın şöyle söylediÄŸini görüyoruz:
3/AL-İ İMRAN-133: Ve sâriû ilâ magfiretin min rabbikum ve cennetin arduhâs semâvâtu vel ardu, uiddet lil muttekîn(muttekîne).
Rabbinizden mağfirete ve arzı (yerleri) göklerle yer kadar olan cennete koşuşun ki; (o cennet), takva sahipleri için hazırlanmıştır.
“Rabbinizden maÄŸfirete ve arzı yerlerle gökler kadar olan cennete koÅŸuÅŸun ki o, takva sahipleri için hazırlanmıştır.”
Bu 133. âyet-i kerime vasıf vermiyor. Yani bu takvanın sahibi olan kişi hangi kademedeki bir takvanın sahibidir? Herhangibir işaret yok. Bir sonraki âyet-i kerimeye bakıyoruz. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
3/AL-İ İMRAN-134: Ellezîne yunfikûne fîs serrâi ved darrâi vel kâzımînel gayza vel âfîne anin nâs(nâsi), vallâhu yuhibbul muhsinîn(muhsinîne).
O (takva sahipleri) ki; bollukta da, darlıkta da (Allah için) infâk ederler (ihtiyaç sahiplerine verirler). Öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah, muhsinleri sever.
“O takva sahipleri ki onlar, darlıkta da bollukta da infâk ederler ve öfkelerini yutarlar.”
KiÅŸi öfkesini yutabilen bir noktaya ulaÅŸmıştır. Nefsinin afetleri henüz yok olmamıştır. Öfkesi vardır ama kiÅŸi öfkesini yutabiliyor. Demek ki %19 afet faaliyette ama kiÅŸi Allah’ın emirlerini yerine getiriyor. Allahû Tealâ burasını, fizik vücudun teslimini ifade eden “muhsin” kelimesiyle deÄŸerlendirerek; o kademenin mahalli olduÄŸunu ifade ediyor.
vallâhu yuhibbul muhsinîn(muhsinîne): Allah muhsinleri sever.
Muhsin, fizik vücudunu Allah’a teslim eden kiÅŸidir. Al-i İmran Suresinin 133. ve 134. âyetlerindeki bu takva; muhsinler takvasıdır. Yani fizik vücudun teslimini içerir. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
4/NİSA-125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen), vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).
O kiÅŸiden, vechi (fizik vücudu) dînde daha ahsen kim vardır? O kiÅŸi ki; vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim etmiÅŸ ve muhsinlerden olmuÅŸtur ve hanif olarak Hz. İbrâhîm’in dînine tâbî olmuÅŸtur. Ve Allah, Hz. İbrâhîm’i dost ittihaz etmiÅŸtir.
“O kiÅŸi ki vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim etmiÅŸ ve muhsinlerden olmuÅŸtur. Ondan daha ahsen kim vardır?”
İşte bu ahsen hüviyeti korumak söz konusudur. Fizik vücut Allah’a teslim olmuÅŸtur. Fizik vücudunu Allah’a teslim eden kiÅŸiye Allahû Tealâ “muhsin” diyor. Burada kiÅŸi, öfkesi olduÄŸu halde öfkesini tutabilmektedir. Bu, fizik vücudun tesliminin açık belirtisidir. Çünkü nefsin afetleri hâlâ vardır ve de intikam almak istiyor. Ama bu kiÅŸi, fizik vücudunu Allah’a teslim etmiÅŸ birisi olarak gayzını, öfkesini tutmayı baÅŸarıyor.
Fizik vücudun tesliminden evvel, mutlaka bir insanın zikrini günün yarısından öteye çıkarması lâzımdır. Kişinin zikri günün yarısından öteye geçmezse; o zaman o kişi, nefs tezkiyesini fizik vücudunu teslim edecek seviyede gerçekleştirmemiş demektir. Hiç kimse bu kademeden geçmeden hedefe yürüyemez. Yani kişinin fizik vücudunu teslim etmesi, mutlaka daha evvel zikrini günün yarısından öteye geçirmesine bağlıdır.
Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe, Allah’a ulaÅŸmaya dilemiÅŸler, mürÅŸidlerine ulaÅŸmışlar, ruhlarını Allah’a ulaÅŸtırmışlar, fizik vücutlarını Allah’a teslim etmiÅŸler ve 4. takvanın sahibi olmuÅŸlardır.
Bütün sahâbe Allah’a ulaÅŸmayı dilediler mi? 1. takvanın sahibi oldular mı? Kesin. Allahû Tealâ diyor ki:
39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buÅŸrâ, fe beÅŸÅŸir ıbâd(ıbâdi).
Onlar ki; taguta (insan ve cin ÅŸeytanlara) kul olmaktan içtinab ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaÅŸmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!
Allahû Tealâ: “Onlar taguta kul olmaktan içtinab ettiler, kaçındılar, kendilerini kurtardılar. Allah’a yöneldiler. Bu sebeple taguta kul olmaktan kurtulup, Allah’a kul oldular. Onlara müjdeler vardır. (Hem cennet müjdesi hem dünya müjdesi.) Kullarımı müjdele.” diyor.
Demek ki sahâbe, taguta kul iken, Allah’a ulaÅŸmayı dilemiÅŸler ve Allah’a kul olmuÅŸlardır.
Sahâbe, mürÅŸidlerine tâbî oldular mı? Kâinatın en büyük mürÅŸidine, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî oldular. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih(nefsihi), ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).
Muhakkak ki onlar, sana biat ettikleri zaman Allah’a biat etmiÅŸ oldular. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiÄŸi için ellerinde de tecelli etmiÅŸ olduÄŸundan) Allah’ın eli vardı. Kim (derecesini nâkısa) düşürürse, muhakkak ki o, nefsi sebebiyle (Allah’a verdiÄŸi yeminleri, ahdleri yerine getirmediÄŸi için) derecesini nâkısa düşürmüştür. Kim de Allah’a olan ahdini yerine getirirse (ruhunu, vechini, nefsini ve iradesini Allah’a teslim ederse), ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).
“Habibim sana tâbî olmak Allah’a tâbî olmaktır. Orada sana tâbî olduklarında onların elinin üstünde Allah’ın eli vardı.”
Bütün sahâbe Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olmuÅŸlar ve 2. takva olan, tâbiiyet takvasını yaÅŸamışlardır.
Bütün sahâbe, ruhlarını Allah’a ulaÅŸtırdılar mı? Evet, hepsi hidayete erdiler. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne hed âhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü iÅŸitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve iÅŸte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).
“Onlar sözü dinlerler, sözün ahsen olanına tâbî olurlar. Onlar hidayete erdiler, ulûl’elbab oldular.”
Hidayete ermek ruhu Allah’a ulaÅŸtırmaktır:
3/AL-İ İMRAN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâ’(yeşâu), vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve sizin dîninize tâbî olandan baÅŸka kimseye inanmayın. (Habibim) de ki: “Hiç şüphesiz HİDAYET, Allah’ın (Kendisine) ulaÅŸtırmasıdır. (İnsan ruhunun ölümden evvel Allah’a ulaÅŸmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin baÅŸka birine verilmesi (sebebiyle mi) veya Rabbinizin katında (sizlerle) tartışacakları için mi (böyle söylüyorsunuz)?” De ki: “Hiç şüphesiz fazl, Allah’ın elindedir. Onu dilediÄŸine verir.” Ve Allah, VÂSİ’un ALÃŽM’dir. (Allah herÅŸeyi kuÅŸatan ve herÅŸeyi bilendir.)
“Muhakkak ki hidayet Allah’a ulaÅŸmaktır.”
2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yehûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve leinitteba'te ehvâehum ba'dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden (asla) razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaÅŸmak (var ya) iÅŸte o, hidayettir.” Sana gelen bunca ilimden sonra eÄŸer onların hevalarına uyarsan andolsun ki; Allah’tan sana ne bir dost ve ne de bir yardımcı olmaz.
inne: Muhakkak ki
hudâllâhi: Allah’a ulaÅŸmak
huve: İşte o
el hudâ: Hidayettir
Böylece görüyoruz ki, bütün sahâbe ruhlarını Allah’a ulaÅŸtırmışlar, hepsi hidayete ermiÅŸlerdir.
Bütün sahâbe, fizik vücutlarını Allah’a teslim etmiÅŸler midir? Kesin. Al-i İmran Suresinin 20. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, bütün sahâbenin bu hedefe ulaÅŸtıklarını, fizik vücutlarını Allah’a teslim ettiklerini söylüyor:
3/AL-İ İMRAN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebean(menittebeani), ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâg(belâgu), vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).
EÄŸer seninle tartışmaya kalkarlarsa, o zaman de ki: “Ben ve bana tâbî olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah’a teslim ettik.” O kitap verilenlere ve ÜMMÃŽ’lere de ki: “Siz de (fizik vücudunuzu Allah’a) teslim ettiniz mi?” EÄŸer teslim ettilerse o zaman (onlar) andolsun ki; hidayete ermiÅŸlerdir. EÄŸer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen (görev) ancak tebliÄŸdir. Allah kullarını BASÃŽR’dir (görendir).
“Habibim o ümmîlere ve kitap sahiplerine de ki: “Ben ve bana tâbî olanlar biz hepimiz, fizik vücudumuzu Allah’a teslim ettik.”
Bütün sahâbe bunu gerçekleştirmişlerdir. Öyleyse bundan 14 asır evvel bütün sahâbe, bu takvayı da, fizik vücudu teslim takvasını da yaşamışlardır. Onlar muhsinler olarak değerlendirilmektedirler.
Allahû Tealâ: “O takva sahipleri ki, onlar bollukta da, darlıkta da infâk ederler. Yani, nefslerinin afetleri onları sıkıştırır ama onlar muhakkak infâk ederler ve öfkelerini yutarlar. Yaptıkları hatalardan sonra insanları affederler. Allah muhsinleri sever.” diyor. Allahû Tealâ onların muhsin olduÄŸunu söylüyor. Bütün sahâbe muhsin olmak ÅŸerefine ermiÅŸlerdir. Muhsinler takvası 4. takvadır, fizik vücudun teslimidir ve Al-i İmran-133 ve 134’de anlatılmaktadır.
Bundan sonra ne olacaktır? Bundan sonra kiÅŸi, zikrini arttıracaktır ve daimî zikre ulaÅŸacaktır. Daimî zikre ulaÅŸan kiÅŸi ulûl’elbab’tır. Allahû Tealâ Al-i İmran Suresinin 191. âyet-i kerimesinde, ulûl’elbab’ın vasıflarını veriyor:
3/AL-İ İMRAN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).
O (Ulûl’elbab) ki; (lübblerin, Allah’ın sır hazinelerinin sahipleri), onlar ayakta iken, otururken ve yan üstü yatarken (hep) Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler. (Ve derler ki): “Ey Rabbimiz! Sen, bunları bâtıl olarak (boÅŸuna) yaratmadın. Seni tesbih (tenzih) ederiz. Bizi, ateÅŸin azabından koru.”
Ulûl’elbab için ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikretmek söz konusudur. Ulûl’elbab’ın temel fonksiyonu ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikretmek suretiyle Allah’ın katında takva sahibi olmaktır. Bu takva, fizik vücudun teslimi olan 4. kademeden sonraki, nefsin teslimini ifade eden 5. kademedir.
Bütün sahâbe ulûl’elbab olmuÅŸlar mıdır? Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesi bütün sahâbenin ulûl’elbab olduÄŸunu söylüyor:
39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne hed âhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü iÅŸitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve iÅŸte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).
Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
16/NAHL-128: İnnallâhe meallezînettekav vellezîne hum muhsinûn(muhsinûne).
Muhakkak ki; Allah, takva sahipleri ile beraberdir. Ve onlar, muhsinlerdir.
“Allah takva sahiplerini sever. Onlar muhsinlerdir.”
Allahû Tealâ burada: “Muhsin olan takva sahipleri” dediÄŸine göre gene 4. takvayı ifade ediyor. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
7/A'RAF-201: İnnellezînettekav izâ messehum tâifun mineş şeytâni tezekkerû fe izâhum mubsırûn(mubsırûne).
Muhakkak ki; takva sahibi kimseler ÅŸeytandan onlara gözü bürüyen bir vesvese dokunduÄŸu zaman (Allah’ı) tezekkür ederler (Allah’la tezekkür ederler). İşte o zaman onlar, basar edenlerdir (kalp gözlerinin basar hassası ile görürler: Casiye-23).
“Muhakkak ki takva sahibi kimseler, ÅŸeytandan onlara gözü bürüyen bir vesvese dokunduÄŸu zaman Allah’ı tezekkür ederler. İşte o zaman onlar basar edenlerdir, kalp gözlerinin basar hassasıyla görenlerdir.”
Burada ulûl’elbabın özelliklerine bakıyoruz: Ulûl’elbab daimî zikrin sahipleridir. Daimî zikrin sahiplerinin özellikleri ÅŸunlardır:
1- Bu kişi, daimî zikrin sahibidir.
2- Daimî zikir sebebiyle nefsinin kalbinde hiç afet kalmaz.
3- Nefsinin kalbinde hiç afet kalmadığı için, kalbi tamamen nurla dolduğu için, mutlaka onların kalp gözü açılır.
4- Kalp kulağı açılır.
Bu 4 özellik, ulûl’elbab olmanın 4 temel ÅŸartıdır. Bunlara baÄŸlı olarak 3 tane de sonuç ÅŸartı vardır:
a. Bu kişi ehli tezekkür olmuştur. Her an Allah ile tezekkür etmek imkânın sahibidir.
b. Bu kişi, ehli hayır olmuştur. Daimî zikrin sahibi olması sebebiyle, devamlı deracat kazanmaktadır. Bunun için ehli hayır denilir.
c. Bu kiÅŸi, ehli hikmettir. Yani ehli hükümdür. Hâkim veya hakem olarak vazifelendikleri zaman mutlaka Allah ile tezekkür ederek, Allah’tan sorarak karar verecekleri için adaletlerinde mutlak isabet kaydederler. Allahû Tealâ onları bu istikamette deÄŸerlendirir. Öbür taraftan bu insanlar Kur’ân-ı Kerim’in âyetlerine baktıkları zaman bu âyetlerin, 28 basamaktan hangi basamaÄŸa ait olduÄŸunu hemen o âyetten çıkarırlar.
İşte ulûl’elbabın özellikleri bunlardır. Daimî zikrin sahipleri, Allah ile her an tezekkür edebilen, ehli hayır ve ehli hükümdür.
A’raf-201’de Allahû Tealâ, 5. safhadaki bu ulûl’elbab makamının özelliklerini veriyor, diyor ki: “Onlar, Allah ile tezekkür ederler. Onlar basar edenlerdir. Kalp gözleriyle görenlerdir.” Bu insanların kalp gözüyle görmeleri söz konusudur. Ulûl’elbab için ehli tezekkür müessesesi vardır. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
3/AL-İ İMRAN-7: Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât(muteşâbihâtun), fe emmellezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâel fitneti vebtigâe te’vîlih(te’vîlihi), ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâh(illâllâhu), ver râsihûne fîl ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).”
O (Allah) ki; Kitab’ı, sana O indirdi. O’ndan bir kısmı muhkem (mânâsı açık, yorum götürmez, şüphe kabul etmez) âyetlerdir ki; bunlar, (Levhi Mahfuz’daki) ümmülkitapta (yer alan açık ve kesin âyetler)dir. DiÄŸerleri ise müteÅŸabih (mânâsı kapalı, açıklama isteyen) âyetlerdir. Kalplerinde eÄŸrilik (ve döneklik) bulunanlar, fitne çıkarmak ve (kendi yararına uygun) tevîlde (yorumda) bulunmak istedikleri için o (Kitab’)ın müteÅŸabih olan kısmına uyarlar. Halbuki onların tevîlini, kimse bilmez ancak Allah bilir. İlimde derinleÅŸmiÅŸ olan RASİHUN (rüsuh sahipleri) ise derler ki: “O’na îmân ettik, hepsi de Rabbimiz katından (indirilme)dir.” Bunu kimse tezekkür edemez ancak ulûl’elbab tezekkür edebilir.
“İşte sana Kur’ân’ı indiren o Allah’tır ki o Kur’ân’da muhkem âyetler de var, müteÅŸabih âyetler de. Muhkem âyetler, ümmülkitabın esasını teÅŸkil eder. MüteÅŸabih âyetlerin gerçek anlamını ise Allah’tan baÅŸka kimse bilmez. Kalplerinde zeyg olanlar, o âyetleri kullanarak insanları fitneye sokmak isterler. İlimde derinleÅŸmiÅŸ olan kiÅŸiler de derler ki: Bunlar muhakkak ki Allah’ın katındandır. Ama onlar da bu âyetlerin mânâsını tezekkür edemezler. İlimde kökleÅŸmiÅŸ olan rasihun (rüsuh sahipleri), onlar da bu âyetlerin tezekkürünü gerçekleÅŸtirmezler. illâ ulûl elbâb(elbâbi): Sadece ulûl’elbab tezekkür edebilir.”
Allahû Tealâ A’raf-201’de, 5. safhanın takvasını verirken, onların takva sahibi olduklarını, tezekkür ettiklerini ve kalp gözüyle basar ettiklerini söylemektedir.
Bu takvadan sonraki takva, ihlâs takvasıdır ve ulûl’elbab olan kiÅŸinin, ulûl’elbab olduktan sonraki kademesi ihlâs kademesidir. İşte Bakara Suresinin 179. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:
2/BAKARA-179: Ve lekum fîl kısâsı hayâtun yâ ulîl elbâbi leallekum tettekûn(tettekûne).
Ey ulûl’elbab! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur böylece ki siz, takva sahibi olursunuz.
“Ey ulûl’elbab! Sizin için kısasta hayat vardır. Umulur ki böylece takvaya ulaşırsın.”
İşte ulûl’elbab’ın takvasından bir adım sonraki takva, ihlâs takvasıdır. Bu âyet-i kerime ihlâs takvasını ifade etmektedir.
Maide Suresinin 100. âyet-i kerimesinde de Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
5/MAİDE-100: Kul lâ yestevîl habîsu vet tayyibu ve lev a’cebeke kesretul habîs(habîsi), fettekullâhe yâ ulîl elbâbi leallekum tuflihûn(tuflihûne).
De ki: “Habîsin çokluÄŸu (haram, murdar ve fesadın, vs.) senin hoÅŸuna gitse bile, habis ile tayyib (helâl, temiz ve güzel) bir deÄŸildir. Ey ulûl’elbâb! Allah’a karşı takva sahibi olun. Umulur ki; siz felâha erersiniz.”
Ulûl’elbab olduktan sonraki takva söz konusudur. Bu takva da, ihlâs takvasıdır.
Takvanın son safhasına geliyoruz; 7. takva. 7. takva, kiÅŸinin ihlâsa ulaşıp irÅŸad olduktan sonra iradesini de Allah’a teslim ettiÄŸi 28. basamağın 5. kademesidir.
28. basamakta, Allahû Tealâ o kiÅŸiyi Tövbe-i Nasuh’a davet eder. Onun günahlarını örter, başının üzerine salâh nuru verir. Sonra da onun günahını sevaba çevirir. Bu olaylardan sonra kiÅŸinin iradesi teslim alır. Allah, kimin iradesini teslim almışsa, o kiÅŸi irade teslimini gerçekleÅŸtirmiÅŸtir. 7. ve son takvaya da ulaÅŸmıştır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
3/AL-İ İMRAN-76: Belâ men evfâ bi ahdihî vettekâ fe innallâhe yuhibbul muttekîn(muttekîne).
Hayır, (öyle deÄŸil)! Kim (Allah ile olan) AHDini yerine getirir de takva’ya ulaşırsa (takva sahibi olursa), muhakkak ki; Allah, takva sahiplerini sever.
Buradaki ahd, irademizin Allah’a verdiÄŸi misaki de kapsayan, ruhumuzun Allah’a teslimini, fizik vücudumuzun Allah’a teslimini, nefsimizin Allah’a teslimini ve irademizin Allah’a teslimini kapsayan, bütün teslimleri içeren bir ahddir. Burada, bütün takvaların tamamlandığı bir nokta iÅŸaret ediliyor. Ruhumuzun, nefsimizin, vechimizin, irademizin Allah’a teslimini ifade eden ahd söz konusudur.
Al-i İmran Suresinin 102. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
3/AL-İ İMRAN-102: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).
Ey îmân edenler! Hakkıyla takva sahibi olanlar (nasıl bir takvanın sahibi ise aynı onlar) gibi, Allah’a karşı takva sahibi olun ve (ölmeden önce) Allah’a teslim olun.
“Ey âmenû olanlar, bihakkın takvanın sahipleri nasıl bir takvanın sahibi ise siz de aynı onlar gibi hakka tukâtihî takvanın sahibi olun.”
En’am-153’te de Allahû Tealâ buyuruyor ki:
6/EN'AM-153: Ve enne hâzâ sırâtî mustekîmen fettebiûh(fettebiûhu), ve lâ tettebiûs subule fe teferreka bikum an sebîlih(sebîlihi), zâlikum vassâkum bihî leallekum tettekûn(tettekûne).
Ve muhakkak ki; bu, benim mustakîm olan yolumdur. Öyleyse ona tâbî olun. Ve (başka) yollara tâbî olmayın ki; o taktirde sizi, onun yolundan ayırır. İşte böyle size onunla vasiyet etti(emretti). Böylece siz takva sahibi olursunuz.
“İşte bu Sıratı Mustakîm’dir. Ona tâbî olun ve sakın diÄŸer yollara tâbî olmayın ki; onlar sizi Allah’ın yolundan saptırırlar. İşte bu Allah’ın size vasiyetidir.”
Allah’ın vasiyeti, ruhumuzun, vechimizin, nefsimizin ve irademizin Allah’a teslimini içerir. Böyle olduÄŸu için, En’am Suresinin 153. âyet-i kerimesi bihakkın takvayı içerir. Buradaki, “Allah’ın vasiyetini yerine getirince Allah’a takva sahibi olun.” ifadesi, tıpkı Al-i İmran Suresinin 76. âyet-i kerimesindeki muhteva gibidir.
7 tane takva kademesini şöyle sıralayabiliriz:
1- Allah’a ulaÅŸmayı dileme safhası, 1. takva,
2- Mürşide ulaşmak, 2. takva,
3- Ruhu Allah’a ulaÅŸtırmak, 3. takva,
4- Fizik vücudu teslim etmek, 4. takva,
5- Nefsi teslim etmek, 5. takva,
6- Muhlis olmak, 6. takva,
7- İradeyi Allah’a teslim etmek, 7. takva.
7 tane takvaya ait olan âyetlerle birlikte, takva müessesesini tamamladık. Kur’ân-ı Kerim’in bugünkü açıklamalarında artık 7 tane takva yer almamaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de, 7 safhada bu kadar olay varken; ruhun teslimi, fizik vücudun teslimi, nefsin teslimi, iradenin teslimi, bunların hepsi ayrı ayrı teslimler iken, bugün Kur’ân-ı Kerim’in Türkçe’ye çevriliÅŸlerinde bu 7 kademe takvanın hepsi için sadece “Allah’tan korkun” ifadesi kullanılıyor. Yani takvanın lugat mânâsından hareketle bir sonuca varmışlardır. Bugünkü dîn adamlarımızın, Kur’ân-ı Kerim’deki 7 safhanın, 28 basamağı ihtiva eden bütününden ne yazık ki haberleri yoktur. Hepsi için “Allah’tan korkmak” tâbirini kullanıyorlar. Tabiî bazen çok komik vaziyetlere de düşüyorlar. Komik dememek lâzım, belki de çok acıklı demek lâzım.
Kur’ân’ın ruhunu bilmeyen insanlar, Kur’ân’dan bu kadar uzakken, lafızdan hareketle ortaya koydukları ilim gerçekten göz yaÅŸartıcı bir acıklılık göstermektedir. Böylesine bir harabe haline gelen İslâm dînini, ölü hayattan kurtarabilecek olan aslî açıklamalar, Allah’ın açıklamalarıdır. Sizlere sunduklarımız, Allah’ın bizlere öğrettiÄŸi İslâm’ın 7
Yorum (8) Yorum yaz! Arkadaşına gönder!
8 yorum yazılmıştır
Yazan:zahide | Tarih: 2008-04-09 17:36:23Konu: S.A
Yazan:zahide | Tarih: 2008-04-09 13:31:18Efendimizle ilgili yazınızı kopyaladım. Hakkınızı helal edin. Cevabınızı beklemeden ve sormadan yaptım ama...
Sizden aldığımı yazdım. Helal edin.
Konu: aleyna ve aleykümselam
Yazan:yahyasalih | Tarih: 2008-04-09 01:36:59davetiniz için teşekkür ederim. İnş. İcabet edebilirim. Çalıştığım için... Sizin sitenizde çok güzel. Rabbim devamını nasip etsin inş.
Yine beklerim
Allah yardımcınız olsun
Konu: Selamlar
Yazan:sessizlikbozulmali | Tarih: 2008-04-08 22:10:42Merhabalar kardeşim ziyaretiniz ve sizin kadar değerli yorumunuz için zat-ı a'linize gönül dolusu teşekkür ederim.Nazik davetiniz için ayrıca teşekkür ederim eksik olmayınız.Fakat şu an da nazik davetinize icabet etmemiz olanaksız.İnşallah başka bir zaman kısmet olursa.Zaı A'linize,tekar teşekkür ederim.Allah'a emanet olunuz.Huu... Melami Baba.
Konu: s.a
Yazan:tokaris | Tarih: 2008-04-08 21:39:51allah razı olsun gönüller bir olsun allaha emanet kardeşim:=)
Konu: selamun aleykum
Yazan:cemrenur991 | Tarih: 2008-03-07 14:41:32allah razı olsun ziyaretin için elbbette ki sizinle payşalımlarda bulunmak bana onur verir. allaha emanet ol
Konu: S.ALEYKUM
Yazan:subat75 | Tarih: 2008-03-07 09:38:34
Arşının rükünlerini kaplayan nurun hürmetine , bütün varlıkları boyun eğdiren kudretin hürmetine ve herşeyi kuşatan rahmetin hürmetine Senden istıyorum.Senden başka ilah yoktur, ey Muğis, bize imdad et.Ve bütün ömrümüz boyunca işlediğimiz bütün günahları ve lisanımın hatalarını rahmetinle bağışla, ey Erhamü'r-Rahimin.amın.Hamd alemlerın Rabbı olan Allah'ım Sana mahsus.
dualarda anılmak umıdı ıle..
Konu: s.a
Yazan:subat75 | Tarih: 2008-01-27 20:55:16mücrimim, geldim dayandım kapına YA RAB.. Bilirim ne denli bir bataklık sarmış benliğimi, bir buz çölünde ilerliyorum, ne yol belli ne akibet. Allah'ım; İstikametini şaşırmış bu mücrim kuluna merhamet et... Korku var elbet yüreğimde; lakin rahmetinin umudu daha da yükseklerde... gazabın hak, ancak rahmetin daha da yükseklerde... Ey dulara icabet eden , EL AFüV olan adının hürmetine bağışla bizleri...sen affetmeyi seversin, kasem olsun sen annemizden de şefkatlisin. Allah'ım; bizleri efendimizin (S.A.V)'in ahlakıyla ahlaklandır, Kur'anı hakiminin izzetiyle şereflendir. Mücrim de olsak, günaha da batsak gidecek başka yol yok... Dua tek ehemmiyetimiz, affına mazhar kıl bizi RABBİİİM... HAYIRLI CUMALAR.....
Konu: davet
s.a pazartesi akşamı türkiye saati ile 21 de mahmut durgun kardeşimiz radyomuza gelecektir canlı yayın yapacaktır..sizleride aramizda görmek bizi çok menmun eder her kez davetlidir ..
vahdetfm...